Piyanonun Şairi Frederic-François Chopin

   Geceydi, mehtap hızla uçuşan bulutların arasındaydı. Bir araba, soluyan atların şakırtıları ile Polonya Valisi Grandük Konstantin'in karanlık şatosunun avlusuna girdi. On yaşında, çelimsiz ve renksiz yüzündeki iri gözleri ile bir çocuk, arabadan çıktı ve şatoya alındı. Koridorlardan donuk ışıklı bir odaya girildi.

   Orada sönmeye başlayan bir ateşin yanında Grandük oturuyordu. Bir "şeytan öfkesi" ve bir delinin "canavarlıkları" şeklinde kendini gösteren bir hastalığın acısını çekiyordu. Arada sırada nöbet halinde kendini gösteren bu hastalığın tek tedavisi, Küçük Chopin'in yumuşak müziğiydi. Şimdi bakışları sabitleşmiş, elleri sandalyesini kavramıştı. Çocuk, ayak parmaklarının ucuna basarak piyanoya ilerledi. Bir anda müziğin içli sesi odayı kapladı.

   Dakikalar geçti. Grandük'te belirgin bir değişim olmaya başladı. Bakışları sabitliğini yitirdi, eleri gevşedi. Onu hastalığının pençesinden kurtaran yalnızca piyanonun müziği olmuştu. Ve piyano, küçük Frederic Chopin tarafından çalınmaktaydı. 

   Grandük Konstantin'in nöbetlerini yatıştırmak için zaman zaman bu çocuk şatoya davet edilirdi.

   Bu öykü, Frederic Chopin'in müzik yaşamındaki çok sayıda şiirsel sayfalardan yalnızca biridir. Adı, 150 yıldan uzun bir zaman önce yazıldığı andaki gibi taze ve esin verici olan parlak müziğin simgesi durumuna gelmişti.

   Fransa'dan Polonya'ya göç etmiş bir Fransız subayı olan babası Nicolas Chopin, Varşova Lisesi'nde ve Askeri Okul'da Fransızca dersleri veriyordu.

   Chopin ailesinin üyelerinin neredeyse tamamı sanata yakın kişilerdi. Chopin daha bebekliğinde annesi ya da büyük babası piyano çalarken bundan inanılmaz biçimde etkileniyordu. Altı yaşına geldiğinde artık dinlediği bir parçayı tekrarlayabiliyor, kendi de yeni melodiler çıkarabiliyordu.

   Piyano öğretmeni Adalbert Zyvny, onu valsleri ve menüetleri kadar güzel olan yurdunun köylü dansları usulündeki Polenez ve mazurkalarını bestelemeye yöneltmeye çalıştı. Daha sonra Chopin'in Varşova Müzik Konservatuvarı'ndaki öğrenimi sırasında öğretmeni olan Polonyalı besteci Prof. Joseph Elsner ise onu operalar, orkestra ve yaylı dörtlüler için parçalar ve oratoryolar bestelemesi için ikna etmeye çalışmıştı. Fakat Chopin bu tür yönlendirmeleri kabul etmiyordu. Piyano, onun duygularının müziğe yansımasıydı ve hep böyle sürmeliydi.

   Çocuk denilebilecek yaşına karşın, kısa sürede özel toplantıların vazgeçilmez piyanisti durumuna gelmişti.

   Yedi yaşındayken bir "Sol Minör Polonez" hemen ardından da bir marş yazdı. Öyle ki, marşı çok beğenen Grandük Konstantin, marşın askeri bandoda çalınması için orkestra uyarlamasını yaptırmıştı.

   Sekiz yaşında, kamu yararına verilen bir konserde ilk kez kalabalık bir dinleyici kitlesinin önüne çıktı.
   Chopin'in "harika çocuk" olarak giderek artan ünü, yalnızca piyanistliğinden değil besteciliğinden de kaynaklanıyordu.

   Onbeş yaşına geldiğinde notaları basılan bir besteci olmuştu.

   Onaltı yaşındayken, ailesi Chopin'i, o yıllarda yeni açılmış olan Varşova Müzik Konservatuvarı'na kaydettirdi.

   Varşova, müzik yaşamı açısından oldukça canlı olmakla birlikte, genç Chopin daha zengin bir müzik deneyimini özlüyordu.

   Onun için hiçbir özveriden kaçınmayan ailesi, maddi yardım isteklerinin hükümet yetkililerince geri çevrilmesine karşın, kısa sürede gerekli parayı toplayarak Chopin'i 1829'da Viyana'da gönderdiler.

   Aynı yılın Ağustos ayında Viyana'da, maddi karşılık beklemeksizin çaldığı iki konçertoyla, o yaşına dek tanımadığı biçimde büyük bir başarı sağladı.

   Eylül'de Varşova'ya döndü. 19 yaşındaydı. Konservatuvarda her kesin beğendiği, çekici ve genç şan öğrencisi Constantia Gladkowska'ya aşık oldu. Bu aşk üzerine yazdığı "Fa Minör İkinci Piyano Konçertosu"nu 1830'da Varşova'da seslendirdi.

   Chopin, Varşova'da hakkında en çok konuşulan kişiydi. Fakat o, Berlin'de,Viyana'da ya da daha önemlisi Paris'te de tanınmış olmak istiyordu. Sonunda tekrar Viyana'ya gitmeye karar verdi. Bu zor bir karardı çünkü ailesini terk etmek istemiyordu. "Sanki öleceğimi hissediyorum" diyordu.

   1 Kasım 1830'da Varşova'dan ayrılırken sanki onu bir daha hiç göremeyeceklermiş gibi, arkadaşlarınca ve kent halkınca gözyaşları arasında uğurlandı. Gerçekten de bir daha doğduğu topraklara dönemeyecekti.

   Viyana'da umduğunu bulamamıştı. Kimse onu konser vermek için davet etmeye yanaşmıyordu. Maddi durumu giderek kötüleşiyordu. Fakat en kötüsü çok sevdiği ülkesinden gelen acı haberlerdi. Polonya'lı köylüler, Rus asıllı toprak ağalarına karşı ayaklanmıştı.

   Chopin, Ruslara karşı yürütülen savaşıma katılmak istiyordu ama babası ona çok duyarlı bir insan olduğunu ısrarla anımsatarak Polonya'ya dönmesini önlemeye çalışıyordu. Sonunda babası, Paris'e gidebilmesini sağlayacak parayı yolladı. Para, Varşova'nın Ruslar'ın eline geçtiğini bildiren haberlerden birkaç gün önce eline geçti. 8 Eylül 1831'de Varşova düştü. Yenilgi acı bir darbe idi ve bu, Chopin'in toplam 27 Etud'ünden biri olan "op.10 The Last Etude" ya da "Devrimci Etud" adıyla bilinen parçasının esin kaynağı oldu.

   1831 Eylül'ünde Paris'e gitti ve kendini görkem-basitlik, erdem-ahlaksızlık gibi ikilemlerin içinde buldu. Bununla birlikte, çok geçmeden F. Lizt, f. mendelsshon ve H. Berlioz genç bestecilere yakın arkadaşlıklar kurdu. Polonya dışında hiçbir yerde, Paris'teki kadar yakınlık duyacağı insanlar bulamayacağını anlamıştı.

   Bu sırada besteci ve eleştirmen Robert Schuman, Chopin'in ilk çalışmaları ve Mozart temleri üzerine varyasyonlarına ait bir makale yazdı. Schuman söyle diyordu: "Baylar, şapkalarınızı çıkarınız. İşte bir dahi!" Kısa zaman sonra Paris'te ki bütün yayıncılar onun en son bestelerini aramaya başladı.

   Maddi durumu oldukça düzelmişti, bir arabası ve uşakları vardı. Artık herkes tarafından tanınıyor ve seviliyordu. Dostları arasında edebiyatçılar, sanatçılar, bankerler ve soylular vardı.

   1835 yılı yaşamının önemli dönüm noktalarından biri oldu. Dresden'de, evlerine gittiği eski aile dostlarından Wodzinska Ailesi'nin 16 yaşındaki kızı Maria'ya aşık oldu ve onunla evlenmek istedi. Ne var ki anne Wodzinska'nın Chopin'in sağlık durumuna ilişkin olumsuz söylentilerden kaygılanması tasarlanan evliliği engelledi. Derin bir üzüntüye kapılan Chopin bir süreliğine İngiltere'ye gitti.

   1836 sonbaharı ise Chopin'in mutsuz aşk yaşamında bir diğer dönüm noktası oldu. Dönemin en sıradışı kadını George Sand (asıl adı Amandine-Aurore Lucie Dudevant) Chopin'e aşık olmuş ve birlikte yaşamalarını önermişti. Chopin ise bu pantolon giyen, puro içen, bir erkek kadar kaba romancıdan hiç hoşlanmamıştı. "Şu Sand ne kadar sevimsiz biri" diyordu. Bir yandan da hala duygusal açıdan Maria'ya bağlı olduğunu düşünüyordu.

   Chopin'de tüberküloz belirtileri başlamıştı. Bunu bilen George Sand, "Birisi için acı çekmeye gereksinimim var sanırım" diyerek, neredeyse tüm dünyaya Chopin'e olan aşkını duyuruyordu.

   Çok geçmeden Chopin de bu tutkulu ve heyecan dolu kadına aşık oldu ve George Sand, sevgilisini sağlığına kavuşturmak arzusuyla, hastabakıcılığını üstlendi. Birlikte, İspanya açıklarındaki Mayorka adasında uzun bir tatile çıktılar. Akdeniz güneşi V için çok sağlıklı olabilirdi.

   Fakat Mayorka, neredeyse Chopin'in ölümünü hazırlıyordu. Bacası olmayan ilkel bir köy evinde yaşıyorlardı. Ardından zamansız yağmurlar başladı. Chopin'in öksürükleri daha sıklaştı. Üstelik onun tüberküloz olduğunu öğrenen ev sahibi hemen evi boşaltmalarını istiyordu.

   Başka bir köye taşındılar. Ne var ki burada da: soğuk, nem, kötü beslenme, köylülerin bu tuhaf çiftin yaşamını kuşkuyla izlemeleri ve en önemlisi de iyi bir konser piyanosunun bulunmayışı gibi nedenler Chopin'in üretkenliğini durma noktasına getirdi. Sand, Chopin'in yaşayabilmesinin, adadan ayrılmalarına bağlı olduğunu anlayınca Mayorka'yı terkettiler ve 1839'un Mart ayında Marsilya'ya geldiler. Burada iyi bir hekimin çabalarıyla sağlığında düzelme görüldü.

   Aynı yılın yazında, George Sand'in Paris'in 300 km. güneyinde, Nohant'taki sayfiye evine yerleştiler. Önceleri bahçedeki güller, bülbüllerin şakımaları Chopin için bir esin kaynağı oluşturmakla birlikte, artık biliyordu ki kır yaşamı sağlığına iyi gelmiyordu.

   Sonraki yedi yıl, kısa yolculuklar, yorucu olmayan küçük konserler ve yeni bestelerle geçti. Chopin, tüm yorgunluğuna karşın "Harika Çocuk"luğundan hiçbir şey yitirmemişti. Bu sürede, armoni bilgisi ve müziğe egemenliği çok gelişmişti. Ancak, o küçüklüğünden buyana hep yüreğinden gelen sesin şiirini yazdığı için herhangi bir müzikal modele, kalıba ve programa girmeyi reddediyordu.

   Asla başedilemez düşmanı tüberküloz, Chopin'de dengesiz bir kişilik oluşturmuştu. George Sand ile ilişkileri ise giderek gerginleşiyordu. 1848'de ayrıldılar. Her ikisi de birçok kez barışmayı ve yeniden birlikte olmayı çok arzu ettiyseler de gururları bunu engelledi. Belki de George Sand, hastasının tedavisinin olanaksız olduğunu anlayınca değin hastabakıcı rolünü sürdürmüştü.

   George Sand'ın gidişi ve Paris'te 1848 Devrimi'nin kargaşasının yaşandığı sıralarda Chopin, çok sevdiği öğrencilerinden ve kendisine de duygusal bir yakınlık duyan Jane Stirling'in davetini kabul ederek İngiltere'ye gitti. Burada, müzik yaşamının en dolgun döneminde, kendisinden beklenen akademik çalışmaları yapmak yerine, gösterişli toplantılarda piyano çalarak, özel dersler vererek son derece yıpratıcı bir yolu seçti. Bir yandan yıllardır görmediği ülkesine özlemi, Jane Stirling'in aşkına karşılık vermemesi ve bedensel olarak zayıf düşmesiyle artık beste yapamaz duruma geldi.

   24 Kasım 1848'de Paris'e döndü. 1849 ilkyazında sağlığı o zamana dek görülmedik biçimde kötüleşti ve Polonyalı bir rahibin kendisi için son kutsama töreni yapmasını kabul etti. Ölümünden önce tamamlanmamış tüm elyazmalarını yokedilmesini ve cenazesinde Mozart'ın "Requiem"inin seslendirilmesini istedi.

   16 Ekim'i 17 Ekim'e bağlayan gece dünyayı terketti. 30 Ekim 1849'da düzenlenen cenaze töreninden sonra Paris'teki Pere-Lachaise mezarlığında toprağa verildi. Giderken ardında, onyedi Polonya Şarkısı, iki piyano konçertosu, ondört polonez, ellibir mazurka, yirmialtı prelüd, yirmi noktürn, dört balad, dört "scherzo", üç sonat, dört rondo, viyolonsel ve piyano için bir sonat, piyano için etüdler, impromtüler ve valsler bırakmıştı.

   Frederic-François Chopin bir romantikti ama romantizmin bilinen süslemelerine yapıtlarında hiç yer vermemişti. Yüreğinin derinliklerinde saklı duyguları tuşlara yansıtmıştı ama hiç aşırı duygusallığa kaçmayan özgün ve "kişisel" melodiler yaratmıştı. Yüreğinden gelen besteleri ile her zaman yeni ve canlı kalacak şiirsel bir müzik yaratmıştı.

   Chopin ölümsüz bir piyano şairi olmuştu.

Buradaki bilgiler Bütün Dünya dergisinden alınmıştır

Ana Sayfa                                                                        Sayfa Başı