GÜNÜMÜZDE KİMLİK VE ŞİİR

                                                                                                            Ayten MUTLU

          İçine doğduğu çevrenin kişiye sunduğu öğretilmiş yaşama tarzının yanı sıra, sonradan öğrenilen ve tercih edilen davranış ve düşünüş biçimleriyle olgunlaşan kimlik, sürekli değişim potansiyelini içinde barındırır. Edinilmiş kimliği bu değişime zorlayan özne/ben olma dürtüsü olarak da ifade edebileceğimiz ve hayatın en önemli içgüdülerinden olan  “arayış” itkisinin bireydeki somut görüngülerinden biridir.       

Oysa bireysel özde içkin olan özne olma isteği, günümüzde egemen sistemlerin ürettiği “kimlik bunalımı” ile saptırılıp “kimlik kargaşası” ile neredeyse özdeş kılınmakta ve böylece “özne oluşun içerdiği toplumsal devinim”in saf dışı bırakılması hedeflenmektedir. Zira bu devinim, özne/ben’in kendisini, yaşamı, toplumu, sistemi sorgulayan, olumsuzu yadsıyan, karşı koyan ve çözümler üretmeye yönelik eylemliliği de kapsayan bir dinamizm içerir. Bireyin ve toplumun içinde yaşadığı bun’un dinamiklerine yöneltilen hiçbir eleştiri, dayatılmış sistemlerin işine gelmez. Bu tür sistemler için asıl olan, ne pahasına olursa olsun varlığını sürdürmektir çünkü.

Michel Maffesoli; “Herkesin bireyleri gördüğünü iddia ettiği yerde, ben kabileler görüyorum” der. Konfeksiyon atölyelerinin, mahalle terzilerini işsiz bırakması yeni değil. Kimin için üretildiği hiç de önemli olmadan provasız dikilen giysiler, pek üstümüze uymasa da, artık kimse, kendisi için yapılan, ona özgü şeyleri umursamıyor.  Hazır olana alıştık. Kimlik konusu da böyle. Zahmetsiz, çabasız, uyar mı uymaz mı bana diye düşünmeye gerek duymadan üstleniveriyoruz aidiyetlerimizi. Kolay çünkü. Böylece yalnızlık duygusunun üstesinden de geliveriyoruz. Ya da öyle sanıyoruz. Öğretilmiş kimliklerin dışında kendini ifade etmekte zorlanan insanın kabile ruhunda kendini ifade edilmiş bulması ve bu ruhu kendi kimliğinin yerine koyarak sahiplenmesi anlaşılmaz değil.  Hemen tüm dünyada ütopyaların mahkum edildiği, bozulan büyünün tinde yaralar açtığı günümüzde, ben olgusunun parçalanmış imlerin nesnesine dönüşerek, dayatılanı benimsemesi, giderek savunur hale gelmesi böylece kendisine dayatılan nesne/ben'le özdeşleşmesi de anlaşılır bir şey.

            İnsani mantalite geliştikçe, bilimsel ve teknolojik ilerlemeleri kendi çıkarları için kullanan sistem uygulayıcıları deneyimlerini arttırmış, silahlarını geliştirmiştir. Artık nasıl düşünmesi gerektiğini bile insana sistem söyler hale gelmiştir. Varlıktaki evrensel akıl ise onu durmadan özne/ben’e kavuşmaya güdüler ve varlığı gerilime iter. Bu hayli dramatik bir süreçtir. Bir yandan kendini zahmetsizce ifade edeceği “uyum”u terk etmek zorundadır, bunun için çevresiyle çatışır, öte yandan içindeki “karşıt ben”le. İnsanın geldiği bu aşamada bu süreç neredeyse tragedyaya dönüşmüştür.

            Batılı toplumlarda eleştirel akıl gelişme zemini bulmuş, bireyin kişileşmesi böylece mümkün olmuşsa da, dayatılan yaşama ve algılama tarzına  karşı duruşu yeterince konumlandıramamış ve çoğunluk söz konusu olduğunda bu, bireyin özne/ben’le buluşmasına yetmemiştir. Günümüzde, batılı düşünüş tarzı, bireyin varlığında konumlanan aklı maddi dünyaya uyumlu kılmaya ve “çağdaş insan” vurgusuyla, pazar ekonomisine gerekli olan “tüketim birimi”ne dönüştürmeye yönelik politikalar üretmiştir. Böylece de aklı iktidarın utkusuna aracı kılmıştır. Aslında bireye sunduğu, ürettiği yapay özlemlerle özneyi etkin bir şekilde pasifize eden, bireysel hırsların tatminini yaşamın özüymüş gibi gösteren kısır bir anlayıştır. Akıldan sapmayı da içeren bu anlayış, batılı toplumlarda bireyin içine düştüğü parçalanmışlığın da nedenidir.

            Her ne kadar batını fenomenleriyle iç içe yaşıyorsak da, bizim de içinde sayılabileceğimiz doğu toplumlarında ise, değil bireyin özneleşmesi, kişileşmesi bile çok güçtür. Eleştirel akıldan uzak kalan ve içine kapanarak katlanmayı, yetinmeyi ve itaat etmeyi yaşam biçimine dönüştüren çile toplumlarında birey, ümmet kavramında erimiş, geçmişte yaşamayı geleceğe ulaşmanın yolu olarak algılamış, “şimdi”yi ve kendi kimliğini algılamanın uzağına düşmüştür. Doğunun iman’a karşı geliştirdiği eleştirel aklı çabucak terk etmesiyle  yaşamsal alana egemen olan dinsel mekanizma karşısında savunmasız kalan insani öz, sezgi bilgisini alabildiğine geliştirerek, bilginin yeterli olmadığı alanlardaki boşluğu doldurma adına değil, tersine bilginin yerine sezgiyi koyarak bir düşünme biçimine dönüştürmüştür. Sezgi, maddi dünyaya, aklın öngördüğünün tersine mutlak hükümlerden kaçınarak bakar. Böylece birey, duygularla kavranılan ve çoğu kez acı veren, kısıtlayan gerçekliği yadsımanın, giderek aşmanın yolunu arar ve kendince bulur da. 

Oysa sezginin sanatsal alanda kullanımı farklı dinamikler içerir. Çünkü sanat, gerçekliği sezgi yoluyla yeniden üreterek yeni bir biçime dönüştürür. Normları parçalar ve ideal olanın bilgisine sezgi yoluyla ulaşmaya çalışır. İnsanın yaşam biçimini belirleyen normlar sürekli değişir ve değişmelidir. Kalıcı olan normlar değil, hayatın mükemmele ulaşma güdüsüdür. Sanatsal yaratı, işte bu güdünün insani özde ortaya çıkış biçimidir. Sanatsal yaratı var olan gerçekliği yadsıyarak yola çıkar. Gerçeklik, bulunulan kesitte, henüz tamamlanmamış bir sürecin eksik ve karmaşık bir algılanışıdır. İdeal olan henüz çok uzaktadır ve gerçekliğin andaki şekliyle çelişki içindedir.  Sanatsal yaratının en yoğun biçimi olan şiir, sezgi yoluyla bu çelişkinin algılanma biçimini hızlandırır. Toplumsal olanın değişik alanlarında ve farklı coğrafyalarda belli bir toplum tipi kültürden bir diğerine geçişin ve kültürler arası geçirgenliğin diyalektiğini algılamak ve gelecekteki insani-toplumsal ideali kavramak yine şiirsel sezgiyle mümkündür.

Şiir, bireydeki sezgi bilgisini geliştirir ve onu, kendisini ve çevresini sorgulamaya yöneltir. Bu, bir anlamda bireydeki ben’in harekete geçirilmesidir. Birey, toplumsal eylemlilik içinde nedensellikleri sorgulamaya başladığında, kişileşmeye de başlamış demektir. Maffesoli’nin vurguladığı kabile ruhunun yönlendirdiği kişilik, insanın kendine olan uzun yürüyüşündeki engellerden biridir. Bu yolun kat edilmesi için, acı çeken öznenin, toplumsal tine ulaşma güdüsüyle verdiği/vereceği uzun ve zorlu bir direniş, bir başkaldırı ve mücadele zorunludur. Şair, işte bu mücadelenin insanıdır.

Özveri toplumları olarak da adlandırılan doğulu toplumlarda tanrı kelamı dışına taşan şair, çareyi hikmet söylemekte bulmuştur. Batılı toplumlarda ise bu karşı koyuşun Baudelaire’den bu yana batı şiirinde görülen örnekleri, bireyin egemen karşısındaki direncini vurgulayan ve özneyi hiçe sayan güce, sezgisiyle karşı çıkan birey/şairin kendi sürgünündeki arayışlarıdır. Doğu şiirinde öne çıkan mistik yan ise, maddi dünya ile iletişimsizliğin bir göstergesidir. Buna karşın, doğu şiirinin dokusundaki bu özellik, batı şiiri karşısında farklı bir duruşu da mümkün kılar. Bu duruş, şiire özgü olan gücü zenginleştirir ve etkisini çoğaltır. Bütün peygamberleri doğu toplumlarından çıkması da kanımca doğu şiirindeki bu gizil gücün yansısıdır.

Şiirsel öz, her şeyden önce toplumsal bilincin aşkın bir yönelişidir. Bu özde içkin olan, tarihsel varlıkla anlamlı bir ilişki içindeki insani özdür. Şiir bu özde açığa çıkmaya hazır olan toplumsallığı güdüler. Dinler, ortaya çıktıkları tarihsel kesitteki toplumsal kargaşayı düzene sokarak yönlendirici olmuşlardır. Hemen hepsi, büyük bir şiirin varyasyonlarını metinleştiren peygamberler de, şiirin bu gücünü toplumları yönlendirmekte kullanan şairler değil midir?

Ne ki, toplumları daha iyiye yöneltmek amacıyla oluşturulmuş bu dinsel/ şiirsel metinlerin gücü, kalıcı olanı güncel çıkarlarına harcayan politikacıların elinde insani özden koparılmış ve tragedyanın başta gelen nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Peki, insanın tragedyası sonsuz mudur? Neden olsun? Bireydeki öznelliğin ümmet kavramında yok edildiği, ya da nesne/ben açmazında tıkandığı günümüzde, insanın kendini arayışı sürüyor. Bundan sonra da sürecek. Bu arayışın sözcülüğünü ezelden beri üstlenen şiir de söylenmesi gereken ne varsa söylemeye devam edecek. İnsanın kendisi şiir olana dek belki...

Ne demişti Ocativo Paz; "Şiirlerden bir hayat yaratmaktansa, hayatın kendisini şiire dönüştürmek daha iyi olmaz mı?" 

Ana Sayfa                                                                           Sayfa Başı